Forum'da ara:
Ara


« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar Mesaj
Mesaj10.06.2013, 09:42 (UTC)    
Mesaj konusu: OPUS DEİ ve Tarikat Gerçeği

OPUS DEİ ve Tarikat Gerçeği

Opus Dei tarikatı Katolik kilisesi içindeki en gizemli ve en tartışmalı güçtür. Dan Brown'un Da Vinci Şifresi kitabını okuyanlarınız Opus Dei'yi,müridinin radikal tavırlarıyla öne çıkan bir dini kurumsallaşma olarak hatırlayacaklardır. Kitapta Opus Dei aynı zamanda sağ kanat politik gündemini belirleyen bir güç olarak da verilmişti ki, bu da bir çok kesimi oturduğu koltuklarında rahatsız etmeye yetmişti.

Opus Dei hakkında çok fazla konuşulan, fakat günümüz dinsel toplulukları içinde hakkında en az şey bilinen örgüttür. NitekimCNN televizyonu için Vatikan analizleri yapan, BBC için Opus Dei belgeseli hazırlayan ve araştırmacı kimliğiyleOpus Dei'niniçine sızmayı başarmış isimlerden biri olan John Allen, kitabında tarikatın kuruluşundan günümüze kadar olan gelişimini, yapısını ve işleyişini geniş bir yelpazede gözler önüne sermiş.


Yazıboyunca, tarikatlar ve günümüzde yaşanmakta olan din gerçeğinin, toplumsal hayatta nasıl karşımıza çıktığını sorgulama fırsatı bulacağız, ve bizler farkına varmadan bu gerçeğin toplumları nasıl bir kaosa sürüklediğini hep birlikte irdeleyeceğiz. Bu noktadaOpus Dei'nin,gerek yapısıyla gerek kanıtlanmış gerçeklikleri ve sayısal verileriyle üzerinden tartışabileceğimiz doğru bir örnek olacağı kanaatindeyim. Şimdi gelin Opus Dei'yi hep birlikte tanıyalım:

Opus Dei, 2 Ekim 1928 de Madrid'te sıradan bir papaz olan Jose Maria Escriva de Balaguery Albas tarafından kurulmuştur. İlk başlarda örgüt, idealist fikirlerle kurulmuş olduğu söylense de, iş ideolojiyi hayata geçirmeye geldiğinde tablo biraz karışmıştır. Escriva tarafından oluşturulan Opus Dei'nin temel fikri, sıradan bir işin kutsallığıdır. Opus Deilatincekelime anlamı olarak da zaten 'Tanrının işi" demektir. İnanca göre kişinin Tanrı ya yakın olması ulaşması için ille de rahip olması gerekmemektedir. Kişi hukuk mühendislik veya tıpla uğraşırkenTanrı'ya ulaşabileceği gibi, yaptığı işe Hıristiyanlık ruhunu getirirseçöp toplarken veya postayı teslim ederken de tanrıya ulaşabilir. Bu görüşleri ve Tanrı'nın göreve çağrısının yolunu paylaşan, aynı vücudun parçaları olmak görünüşü 1940'ların dini yapısına göre fazla yenilikçiydi. Opus Dei bırakın Katolik olmayı, Hıristiyan bile olmayan ortakları kuruluşa kabul etmek için 1950 yılında Katolik Kilisesinden izin alabilen ilk kuruluştu.Buyüzden Escriva zamanın dini otoriteleri tarafından sapkınlıkla suçlanmıştı. Escriva sonrasında kurum kilise etkisine çok fazla karşı koyamamış görünüyor, çünkü kurum günümüzde Katolik kilisesine paralel görüşler sergiliyor ki çağlar boyu alengirli yollarla dini ve siyaseti avucunun içinde tutmayı başarmış Kilise için başka türlüsü düşünülemezdi.

Örgüt dışardan bakıldığında dini ideolojilerin dayanışma içinde hayata aktarıldığı bir topluluk olarak gözükmektedir. Seküler dünyada Opus Dei, Kafatası ve Kemikler veya Masonlar gibi seçkin ve gizli bir topluluğa benzemiştir denilmektedir.



Kurumun gündemindevergi, terörle savaş veya sağlık hizmetlerinin nasıl geliştirilmesi gerekir, gibi ana konular yoktur, genel olarak homoseksüellik ve kürtajın yasaklanması gibi konularla uğraşmaktadır. Burdan açıkça anlaşılacağı üzere kurum günümüzde Vatikan'la beraber düşünme ve gündem belirleme yetisine sahiptir ki zaten Papa II. Jean Paul'ün de içinde bulunduğu Escriva hayranları , "bir aziz olmanın"her Hıristiyanın kaderi olduğunave bir gün II. Vatikan konseyi tarafından ilan edilecek "kutsallığa evrensel çağrı" nın gerçekleşeceğine inanırlar, yani diğer bir deyişle, bir gün tüm dünyanın Hıristiyan olacağına inanırlar.

Opus Dei tarikatı üyelerinin uyması gereken kurallar yanında bir deher gün yapması gereken ibadetler vardır. Bunların içinde kalçalarına "cilice" denen çivili bir zinciri günde iki saat sıkıca bağlamalarını kapsayanuygulama da yer alıyor. Bu işlemi İsa'nın çilesini anlamak için gerçekleştirdiklerini belirtiyorlar. Çile tüm Opus Dei üyelerinin günlük ruhani programlarının bir parçasıdır. Opus Dei' nin %30 unu oluşturan evlenmeme ahdi yapan üyeler her gün cilice ve okunan dualarla kendilerini kırbaçlama görevini yapmak zorundadırlar. Ama evli kadın üyeler için farklı basit günlük çileler verilmiştir.Kadınlar sadece erkeği memnun etme ve çocuk bakma gibi hizmet görevleriyle yükümlü tutulurlar, evli erkeklerseevin geçimini sağlama ve tamirat işlerinden sorumludur. Sosyal anlamda aşırı muhafazakar bir yapıları vardır. Tüm bu bilgiler ışığında, John Allen' ın belirttiği gibi, Opus Dei' nin bir kökten dinci fabrikası olduğunu söylemek yerindedir.

Tüm bu görünen yüzünün yanında, Opus Dei'den ayrılan üyelerin görüşleri Opus Dei'nin sunduğu imajdan çok farklı bir tabloyu gözler önüne sermiştir. John Allen, ayrılan üyelerle yaptığı görüşmeler sonucu yansıtılandan çok farklı gerçeklere ulaşmış. Üyeler her şeyden önce dış dünyayla ilişkilerinin tamamen azaltıldığı , Opus Dei ve diğer otoritelere karşı mutlak bir boyun eğmeye zorlandıklarını belirtmişler. Ayrılanların çoğu Opus Dei' yi"Dini suistimal etmekle" vebirçok alanda insanlık haklarını ihlal ettiği için eleştirmekte. Onbinlerce mutlu Opus Dei üyesi bu iddiaları çürütmeye çalışırken, diğer bir kesim kurumu, kontrol ve gücü elinde tutan bir insan icadı olarak tanımlıyor.


Araştırmalar onu gösteriyor ki pek de haksız değiller. Tarikat dünya siyasetini tıpkı bir ahtapot gibi sarmakta. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görev yapan 3 bakan, Perulu 2 bakan, ABD Anayasa Mahkemesi 'nin 2 yargıcı, Amerikan Kongresi 'nin onlarca üyesi, eski FBI Başkanı Louis Freeh ve Fox televizyonunun yorumcusu Robert Novak; Opus Dei müridi olduğunu gizlemiyor. ABD'de kürtaj, eşcinsel evlilikleri ve kök hücre çalışmaları konusunda yönetimin muhafazakar tutum göstermesinin ardında Opus Dei' nin yattığı vurgulanıyor. Dünyanın en saygın meslek gruplarından birçoğu bu tarikata üye gözüküyor, işadamları, doktorlar, gazeteciler, yazarlar, avukatlar, mimarlar vb.

Bu noktada ilk akla gelen soru şu : Böylesine radikal fikirlerle yaygınlaşmış , dünya siyasetini böylesine sarmış bir örgütün başı kim , bu insanları kim yönlendiriyor ?Opus Dei tarikatının belirgin bir liderinden bahsedemeyiz ama satır aralarını okumayı bilenler bunu çıkarmakta pek zorlanmayacaklardır.

Opus Dei üyelerine göre Papa'nın kimliği, Kilise'nin de, Papalık Makamı'nın da üstündedir. Papa, Tanrı-Krallığı'nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette Olağanüstü bir kişidir. Bu nedenle Opus Dei, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti'ni yüceltir ve Kilise'yi ikinci planda görür. Dip not düşmek gerekirse,şu anki Papageçtiğimiz sene, Papa II. Jean Paul un ölümünün ardından San Pietro Meydanı'nda düzenlenen bir törenle resmen Katolik Kilisesi'nin başına geçen Papa XVI. Benediktus'dur. Papa'nın kimliğinin Opus Dei tarikatı için bu kadar önemli olduğu düşünülürse, " Papa XVI. Benediktus' u yakından tanımakta fayda var.

Papa XVI. Benediktus, Alman adıyla Joseph Alois Ratzinger, kadın haklarına , kürtaja,homoseksüelliğe ,diğer dinlere vehattaAvrupa birliğinin genişleme sürecinde Türklere sert tepkisiyle Vatikan'ın ün yapmış isimlerinden biri, Papa II Jean Paul'ün de 20 yıllık danışmanıydı. Almanlar da dahil olmak üzere bir çok katolik kesim, daha evrensel değerlere sahip anlayışlıPapa adayları varken Ratzinger'in seçilmesine bir anlam veremediğini açıkça belirtmekte.. Ratzinger, namı diğer Papa XVI. Benediktus,Papa seçilmesinin öncesinde İslam karşıtı görüşleriyle vehoşgörüden uzak açıklamalarıyla da seceresi kabarık bir isim.Dolayısıyla da Yahudilerin de içinde bulunduğu bir çok din adamının zaman zaman sert eleştirilerine hedef olmuş bir isim.. 14 yaşındayken Hitler'in gençlikkoluna üye olmasını ve Nazi ordusuna hizmet etmiş olmasını o zamanki dışsal faktörlerin bir zorlaması olarak belirtse de, Ratzinger kendi ülkesi Almanya'da bile faşist olarak tanınmaktan ve tepki toplamaktan kurtulamamış. Tüm bu gerçekler ışığında, bilinmeyensebeplerle yine de Katolik kilisesinin başına gelebilmiş ve PapaXVI. Benediktus olabilmiş. Kanımca bu seçim , Vatikan kimliğini açıkça gözler önüne seren ve dünya politikasındaki yerini ve duruşunu, amacını açıkça belirten birgöstergedir.

Konumuza geri dönecek olursak Katolik kilisesi'nin başı, Papa'nın kimliğiOpus Dei tarikatının ve üyelerinin saydığı en yüce mertebedir. Günümüzde 2.8 milyar dolar serveti, 15 üniversitesi, 97 teknik okulu, 36 ilköğretim okulu olan Opus Dei Tarikatı son olarak karikatür krizi ile gündeme geldi. Tarikata bağlı 'Studi cattolici' dergisi Hz. Muhammed'i cehennemde tasvir eden bir karikatür yayınlayarak dinler arası diyalog girişimine ağır bir darbe vurmuştu.



Katolik Kilisesi'nin başı,Hıristiyan dünyasının liderinin kimliğine ve geçmiş demeçlerine bakıldığında , geçtiğimiz günlerde Hz. Muhammed ile ilgili imalı yollardan yaptığı benzetmelerepek de şaşmamak gerekir. Aksine tüm bu açıklamalarla hangi kitlelere ne mesaj verildiği, ne hedef gösteriliyor olduğu ihtimali üzerinde düşünülmelidir. Hıristiyan bir AB isteyen Papa' nın bu açıklamalarının ardından kısa bir süre sonra Avrupa Birliği'nin genişleme sürecinin son iki üye Bulgaristan ve Romanya'dan sonra durdurulacağını, yani Müslüman Türkiye'nin bu grubun dışında bırakılacağını açıklanmasıilginç bir rastlantıdır.

Yalnızca elimizdeki Opus Dei örneğinden, ki kendisi günümüzde hakkında "en az şey bilinen" dini örgüt, tarikat olarak tanınmaktadır, bilinenlerin yanında, işin bilinmeyen yüzünü düşünmek tüyler ürperticidir. Tarikat yapılaşmasının ne ciddi boyutlarda varolabileceğive nasıl yollarla sosyo-ekonomik ve politik hayata etki ettiğini anlamak için Opus Dei sadece "bilinen yönleriyle" dahi çok güzel bir örnek teşkil etmekte.

Bu gerçeğin ülkemizde nasıl dallanıp budaklanmış olabileceğini sizin hayalgücünüze bırakıyorum. Yazının ilerleyen bölümlerinde tarikatların yapılaşma nedenine değineceğim ki asıl konumuz da bu..Bu yüzden Tarikatların ülkemizdeki gölgelerine hiç girmeden kısa bir bilgi vermekle yetineceğim. Çünküİslam dininde ruhban sınıfı yoktur, bu da günümüz tarikatlarının uygunsuzluğuna başlı başına yeterli bir işarettir. Ama herşeye rağmen ülkemiz sosyo-ekonomik-politik yapısı da tarikatlardan nasibini almaktadır. Koç ailesinin aile ağacının şeyhlere dayanması ya da eski cumhurbaşkanımız, başbakanımız Turgut Özal'ın şu an dağılmış olan Fatih merkezli İskenderpaşa cemaatinin müridi olduğu gerçeği, kardeşi Korkut Özal'ın açıklamaları, Bülent Ecevit'in Mevlevifelsefesini takip eden bir tarikatın müridi olduğu dedikoduları ve bilmediğimiz niceleri,türk siyasetinde tarikat etkisi konusunda kafalarda soru işareti bırakmaktadır.



İskenderpaşa cemmati hakkında kısaca bilgi verecek olursak, Nakşilerin efsanevi şeyhi Mehmet Zait Kotku, 1969'da Necmettin Erbakan'a Milli Nizam Partisi'nin kuruluşunda açık destek vermiş, fiili olarak Nakşiliğin Türk siyasi hayatında yer almasını sağlamıştır. 12 Mart sonrası cemaat, Milli Selamet Partisi'ni kurmuştur. Sonrasında cemaat, Demirel'in tepkisine rağmen Erbakan'ı Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlığı'na aday göstermiş, Erbakan başkan koltuğuna oturmuş ama sonrasında Demirel ve polis zoruyla koltuğu bırakmak zorunda kalmıştır.

Tarikat gerçeği doğuya uzandıkça daha radikalboyutlarda karşımıza çıkıyor. Özellikle de Ortadoğu topraklarında,ABD'nin çıkarpolitikalarından boğulmuş, batı düşmanı radikal Müslümanların arasında. Bunlar arasından en bilinen, Müslüman Arap dünyasının son kahramanı, ABD nin kellesine 25 milyar dolar ödül koyduğu Usame Bin Ladin'in etrafında şekillenen , sonrasında terör örgütü olarak anılan El Kaide.



Gelin Usame Bin Ladin cephesinden de olaya kısaca bir değinelim. Suudi Arabistan'ın en zengin ailelerinden birinin ****** olan Usame Bin Ladin, ailesinden kalan 11 milyar dolar (o zamanki) paraya rağmen genç yaşlarda dünyadan elini eteğini çekip kendini radikal dinci yola adamış,uzun inzivalara çekilip aç susuzçöllerdederviş hayatı sürmüş, bu yüzden yanında hiç bir temel gıda barınak olmadan aylarca çöllerde yaşayabilecek talimi alacak şekilde eğitilmiş bir zad.Halen yakalanamamış olmasının ardında da bu neden olsa gerek. CNN belgeselinde verilen bilgilere göre, onca imkana rağmen parasını sadece ABD 'e verdiği savaşa harcaması, lüksten rahattan uzak münzevi hayatı yaşaması onu müridlerinin gözünde daha da efsaneleştirmiş. Temel yaşam desteklerinden ve düzeninden mahrum, kaybedecek birşeyi olmayan, çoğunluğu eğitimsiz, Ortadoğu merkezli bu radikal müslümanlar , din adına kişisel kurtuluş adına Usame Bin Ladin'in öncülüğünde batı dünyasına cihad ilan etmiş durumda. İşte Usame Bin Ladin'in o ünlü cihad fetvasından bir bölüm..



"Yedi yıldır ABD, İslam'ın en mukaddes topraklarının bulunduğu Arap Yarımadası'nı işgal ediyor, zenginliklerini sömürüyor, yöneticileri elinde oynatıyor, halkını tehdit ediyor, komşuları terörize ediyor ve buradaki üslerini komşu Müslüman ülkelere saldırı amacıyla kullanıyor. Amerikalılar yalnızca ekonomik ve dini nedenlerle Müslümanlara savaş açmış değiller, aynı zamanda küçük Yahudi devletine hizmet ediyor ve Kudüs'ün işgali ile orada Müslümanların katlini de gizlemeye çalışıyorlar. Amerikalıların işlediği tüm bu suç ve günahlar Allah'a, onun Peygamberine ve Müslümanlara karşı açık bir savaş ilanıdır. Ve İslam tarihi boyunca ulema, düşmanın Müslüman ülkeleri yok etmeye çalışması durumunda cihadın kişisel bir farz olduğunda birleşmişlerdir. Bundan hareketle ve Allah'ın emrine uygun olarak tüm Müslümanlar için geçerli olmak üzere şu fetvayı çıkartmış bulunuyoruz: El Aksa Camii ve Mekke'yi işgalden kurtarmak ve ordularını İslam topraklarından söküp atmak için, -ister sivil, ister asker olsunlar-Amerikalıları ve onların müttefiklerini, hangi ülkede mümkünse orada öldürmek, her Müslüman için farzdır."

İki büyük Din ve bunların adıyla iki farklı cephede yaşanmakta olan gerçekler bunlar.

Buraya kadar ki tüm veriler ışığında kişisel kanaatim şudur ki, günümüzde hangi din sistemi olursa olsun, biraz derin bakmayı bilen biri için,tüm organize dinler insanları hayal kırıklığına uğratmış durumdadır. Çünkü vardıkları nokta din adı altında ideoloji kaynaklı bir kavga ve kargaşa ortamıdır. Din savaşlarının konuşulmaya başlanması bile tüm bu dinlerin çıkış noktasındaki amacından ne kadar sapıldığının, sunulan bilgilerin nasıl yanlış yorumlandığınınaçık bir göstergesidir. Radikal islamcı terörist eylemleri, dinin bir şov malzemesi olarak kullanılması, güç oyununda kişisel çıkarlara alet edilmesi,Papa ve Vatikan yönetiminin çağ dışı bildirileri bunun yaşayan bir örneğidir.

Tüm bu cümleler sorgulamadan kuralları izlemeye alışık olanlara düşmanca gelecektir. Çünkü gerçeği görmeyi seçtiklerinde yıllarca sorgulamadan sadece birileri öyle dedi diye körü körüne bağlandıkları ve uyguladıkları şekilci değerlerin çöküşüne zemin harcayacaklarının içsel olarak farkındalardır.

Kelime anlamlarından yola çıkacak olursak şeriat , tarikat ve hakikat bu üç kelimenin anlamını idrak etmek önemlidir. Tasavvuf ilmi bize şunu söyler, dini anlamanın , Kuranokumanın, kuralların ardındaki gerçeği görmenin 7 ayrı derinliği vardır.Bu noktada Kuran 7 katmandır. Birebir kelime anlamıyla, yazıldığı gibi okunmasına, en üst katmanına"şeriat" denilmektedir.Bakara suresinden bir örnekle :



"Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir, ve ihtimal ki sevdiğiniz birşey sizin kötülüğünüzedir." ( Bakara Suresi 216) denilmektedir. Şeriat anlamıyla bu ayet ve devamı "Allah için elinize kılıcı alın , savaşmak adam öldürmek farzdır" anlamına gelebilirken daha derin irdelendiğinde buradaki savaştan kastedilen şeyin "kendi nefsimizi eğitmek için egomuzla vermek durumunda olduğumuz bir savaş" kastedilebilmektedir. Kiçoğu zaman egomuzla karşı koyamadığımız arzuladığımız şeyler, sigara içki vbsağlığımız için yani bizler için kötü sonuçlar doğurabilmektedir.

Ya da abdest alma eylemini uygulanması gereken şekilci bir kural olarak sunan şeriatın yanında, tasavvuf ilmi beden zihin ilişkisini kurmuştur. Vücut sıcaklığımızın düşüncelerimiz ve zihnimiz üzerinde belli bir etkisi olmaktadır. Kendinizi izleyin sinirlendiğinizde , bir şeyi arzuladığınızda ya da içki içtiğinizde nabzınızın hızlandığını ve vücut sıcaklığınızın arttığını gözlemleyeceksiniz.Ve o noktada zihninizin dengeden ve huzurdan her zamankinden daha uzak olduğunu fark edeceksiniz. Vücudumuzda belli başlı ısı merkezleri vardır, abdest alınırken yapılan şey de bu merkezlere soğuk su tutup beden ısısını zihnimizin daha huzurlu dengede olacağı bir ısıya indirmektir. Ruhun ay ışığı gibi olması terimi de buradan gelmektedir.

Buradan hareketle tüm öğretilerin özüne dönmekte ,ilk zamanları hatırlamakta yarar var. Tarikat kelime anlamında yol demektir, kişinin hakikate yani gerçeğe ulaşırken geçeceği yol anlamındadır. Günümüz bilgilerindegöz ardı edilen nokta bu yolun tek başına yürünmesi gerekliliğidir.Çünkü varılacak nokta dışardan kılavuzlar yardımıyla ulaşılacak da olsa, kendi içimizde gizlidir.



Eski zamanlarda inisiye adayı, yani el alacak yola girecek kimse, önce birşeyin görünür dış anlamından başlayarak yola girerdi. Çünkü gerçeğin kendisiyle karşılaşmadan evvel , onu hazmedebilecek bir sürece ihtiyaç vardı. Aksi takdirde karanlıklar içinde yaşamaya alışmış gözler , o güçlü ışığın etkisiyle kamaşabilir hatta kör olabilirdi. Öncesinde hazırlık devresinden geçmemiş, nefsini egosunu terbiye etmemiş birinin kendi iç potansiyelini fark ettiğinde, Allah'ın, kelime anlamıyla her yerde varolan yaratıcı enerjinin, bir uzantısı olduğunu unutup , kendini tanrı sanmaya başlaması , "herşeyi istediğim gibi değiştiririm kontrol ederim" yanılgısıyla tanrıcılık oynamaya başlaması, bunun özellikle günümüzde "new age" akımları adı altında yaşanmakta olan canlı bir örneğidir..

Bu tür durumlardan sakınmak için bir hazırlık dönemi şarttı. Bu nedenle inisiyatik çalışmalarda temel olarak iki ayrı grup bulunurdu. Hariciler ve Batiniler. Hariciler gerçeğin kendisiyle henüz temas etmemiş, bunun için inisiyatik çalışmalar yapan, yolun henüz başındaki gruptu , batiniler ise hazırlık aşamasında sunulan kuralların ardındaki gerçeği görmeye başlayan , gerçeğe ve öze bir adım daha yaklaşmak için daha derin ezoterik çalışmalar yapan gruptu.

Mısır merkezli bu çalışmalar , bu sırlar sadece kendi bünyelerinde saklanıyordu.Ama aynı zamandayıllar süren eğitimler sonucu bu bilgiler farklı ülkelerden ve kültürlerden gelen kişilere de aktarılmaya başlandı. Bu sırları öğrenenler ülkelerine döndüklerinde kendi toplumlarının kültürleri içinde bu bilgileri kullandılar, tabi ki üstleri son derece örtülü şekilde, sembolik anlatımlarla. Bu kişiler toplumların dervişleri ve aydınlanmışları olarak tanındılar ve kendi çevrelerindeki oluşuma , tarikatlaşmaya engel olamadılar. Sığ zihinler tarafından bu sembolik anlatımlar , bu tarikatlarda, harici bakış açısını gerçeğin kendisi olarak sunulmaktan öteye gidemediler.

Dinlerle aktarılan bu öğretilerde de Mısır inisiasyon bilgilerinde izlenen aynı yol izlenmiştir. Ezoterik bilgiler Kuran'da ve Tevrat da sembolik bir dille sunulmuştur. Aynı şeyi günümüzde ortada bulunan İncil için söylemek pek mümkün değildir, özellikle de İncil in Hz İsa nın ölümünden bir asır sonra yazıldığı ve bunca zamandır Vatikan rahiplerince yüzlerce değişikliğe uğratıldığı düşünülürse.

Sözün özü, gerek inisiyatik öğretilerde gerekse dinlerde, dış kabukla uğraşan ve içle uğraşmayı aklına getirmeyenler dış kabukla çok fazla uğraşıp içindeki öz bilgiyle teması yitirmiş, kendilerini dış kabuğun gerçeğin ta kendisi olduğu illüzyonuna kaptırmışlardır.

Ve bu dış kabuğu, hurafelerle gerçek olarak sunmaya devam etmektedirler.

Gerçeğin farkında olan kesimlerse bu bilgileri kasten halktan ve toplumdan gizlemeyi seçmişlerdir. Çünkü uyanmış bireylerdense uyuyan koyun sürüleri güç ve iktidar savaşı içindeki liderler için yönetilmesi ve yönlendirilmesi daha kolay bir topluluktur.

Tarikat, yani insanı uyandırmaya mutsuzluktan umutsuzluktan kurtarıp gerçeğe sevgiye taşıyan yol, günümüzkültüründeinsanıngücünü elinden almaya ***üren yol olarak anlam değişikliğine uğramıştır. Neticede bu tür şahısların elinde bu bilgiler gerçek değerlerinden sapıp, insanları artık uyandırmaya değil , uyutup üzerlerinde güç ve kontrol sağlamaya alet olmaktadır. Çünkü din, boşlukta, anlam arayışında olan insanların üzerinde kontrol sağlamak için, en kuvvetli silahlardan biridir.

Göz ardı edilen nokta, günümüzde insanların çok daha farklı ve yüksek bir bilinç düzeyinde olmalarıdır. Yüksek bilinç ve farkındalıkla gelen yeni nesil hariciyöntemlerle aktarılan bu dini bilgileri ve beraberinde sunulan kurallar bütününü sığ ve yetersiz bulmaktadır. Din bu haliyleinsanı gerçekten daha da uzaklaştırmış, insanları daha büyük bir boşluğa itmiştir. Yukarda tahtında oturan bir Allah baba var ve hepimizi gözleyip yönetiyor, o sana bunu yapmanı emrediyor yapmazsan cezalandırılacaksın masalını artık kimse yememektedir. Vatikan yönetimi de bunu fark etmiş olsa gerek ki, insanların kanatlı meleklere ve boynuzlu şeytana artıkrağbet etmediğini fark edip,bu kavramları ışık ve karanlık olarak modifiye etme ihtiyacını duymuştur.

Din çocuklara bu şekliyle sunulduğu için,herhangi bir dine mensup olmadan, kavram karmaşası içinde kendilerini ateist olarak tanımlamayı yeğleyen bir nesil gelmektedir. Ama oturup konuştuğunuzda her yerde varolan yaratıcı güce ve sevgiye nasıl bağlı olduklarını ve iyiliğin gücüne nasıl inandıklarını görürsünüz. Ama maalesef ki bu devirde bu sistemde daha da umutsuzluğa düşmekte ya büyük bir öfkeyle etrafa saldırmakta olduklarını, ya da farkındalıklarını yok edecek yollara baş vurduklarını görürsünüz. Ki bu dünya arenasında güç savaşı veren merkezlerin ulaşmak istedikleri asıl amaçtır ki onların ceplerine para girmesini sağlamaktadır.

İşte günümüzdeki tarikat gerçeği budur; tarikat,saf idealist fikirlerle amaçlarla süslenip, kişiyi kurtuluşa ***üreceği vaat edilen fakat kendi kişisel çıkarları için kişinin gücünü ve özgürlüğünü elinden alan bir sistem haline dönüşmüştür.

Din eğitimi verdiği ileri sürülen İmam Hatip gibi okullarda din neden sığ kalmıştır, neden din batıni yönüyle ele alınmamıştır, bu da kendi başına ayrı bir tartışma konusudur.

Ülkemizde ya da dünyanın başka bir yerinde fark etmez, amaç yöntem her yerde aynıdır. Önce boşluğa düşürmek sonrasında boşluğa düşmüş kişiyi farklı yöntemlerle kontrolü altına almak ve kendi çıkarı doğrultusunda, iş gücü olarak, piyon olarak kullanmak.Ne yazık ki buhastalıklı zihniyet tüm dünya ekonomisine ve politikasına dallanıp budaklanmış durumdadır.

Okuyan düşünen tepki veren aktif bir gençliktense,uyuşturucu batağına düşmüş,para ve gösteriş uğruna yaşayan istedikleri ürünleri tüketen uyuyan,bir yerden silah bulup teröre destek veren öfke dolu bir gençlik, onların tam olarak da istediği şeydir. Çünkü onların çıkarlarına ve amaçlarına hizmet etmektedir. Mesele yine gayet basit ve açıktır. Olay güç ve kontroldür ve bu uğurda insanları kontrol amaçlı oynanan oyunlardır. Yine bu kesimler, bugün dünyanın en zenginleri olan silah ve uyuşturucu tüccarları , insanlara uyumaları için yeni oyuncaklar bulmaya üretmeye devam etmektedir.

70'lerin 80'lerin aktif gençliği Özal sonrası nasıl bu hale geldi oturup hep beraber bir düşünelim isterseniz. Kimler piyon oldu kimler yönetti, Kimler kim için yönetiyor?

Yazıma burada son verip, zamanında bu zihniyete savaş açmış, tarikat inlerinin kurutulması tekkelerin kapatılmasını ve bunu TC anayasasına geçirilmesini sağlayanM. Kemal Atatürk'ün yine bir 29 Ekim günü sarf ettiği sözleri ve devamıyla, sizleri sadece ve sadece o ileri görüşlü büyük insanıbir kez daha anmaya davet ediyorum. Hala aranızda memleketi ben mi kurtaracağım, kendimi kurtarayım yeter diyenleriniz varsa, en azından bir vicdan muhasebesi yapsınlar. Çünkü en azından, binbir zorluklarla emeklerlekazanılmış bu topraklarda, bizlere bırakılan mirasa ne kadar sadık kaldığımızı ve bu mirasın ne kadar hakkını verdiğimizi düşünmeyi borçluyuz.

Cumhuriyet'in ilanından sonra, tekke ve türbelerin kapatılması hazırlıkları yapılırken, Atatürk Başbakan İsmet İnönü'ye "Mevlana Dergahı ve türbesinin kapatılmayarak kendi eşyası ile birlikte müze olarak düzenlenmesi ve ziyarete açılması "emrini vermiştir. Tüm dini oluşumlar , tekkeler kapanırken Bakanlar Kurulu kararı ile dergah, müze haline getirilmiştir

Atatürk 29 Ekim 1923'de Fransız yazar Maurice Pernot'ya verdiği demeçte şunları söylüyor:

"Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Hakikate bizzat nasıl inanıyorsam dinime de öyle inanıyorum. Halbuki, Türkiye'ye istiklalini veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaktır."



Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Konya konuşmaları, Atamızın din hakkındaki görüşlerini ortaya koyması açısından çok önemli bir yer tutmaktadır. İşte 20-23 Mart 1923 tarihleri arasında Konya'yı ziyareti sırasında yaptığı konuşmadan bölümler:



"Milletimizin gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil ilim kisvesi altında hakikatten ilimden uzak, gereğince ilim tahsil edememiş, ilim yolunda layığı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

Böyle yapan halifelerinin ve din bilginlerinin arzularına muvaffak olmadıklarını tarih bize misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne böyle hükümdarlar, ne böyle alimler görmeye tahammülü ve imkanı yoktur. Artık kimse böyle hoca kıyafetli sahte alimlere önem verecek değildir. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz; derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, o adım benim milletimin kalbine havale edilmiş kanlı bir hançerdir.."

İşte Atatürk'ün İslamiyet'e şekilcilik katarak onu asılruhundan uzaklaştıranlara verdiği en mükemmel mesajlardan birisi.Bununla ilgili bilgiler 22 Aralık 1987 yılında yayınlanan Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde şöyle dile getirilmiştir: Değerli tarihçi Cemal Kutay'ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal'e emrindeki yardımcılarının "Paşam Hz.Mevlana'nın makamını müze haline getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca doğurmasın" demeleri üzerine Atatürk'ün verdiği cevap ilginçtir: "Eğer, Hz.Mevlana'yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete etmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım. Çünkü, Hz. Mevlana'yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır."


Yazan İrem Ertürk

Kaynak: http://www.derki.com/gizemcilik/item/264-opus-dei-ve-tarikat-gercegi
Önceki mesajları göster:   


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Türkiye & Erdem Çorapçıoğlu